Gönderen Melih Arat

Türkiye’de ilk kez bir kitabı okurları yazıyor. Sıra Dışı Öyküler kitabı için öykü yazın, makale yazın, silin, değiştirin, bu dünyada bir iziniz kalsın.
Bu konudaki tek kuralımız; yazacağımız öykülerin farklılık, yenilik, sıra dışılık ve yaratıcılık içermesi.
Gelin bu kitabı birlikte yazalım. Biz yazarız; hep birlikte daha iyisini yazarız!
Sağ taraftan bir kitap bölümü seçin. Kitabın istediğiniz bölümü için yazmaya başlayın.



YAZDIĞINIZ SON 5 ÖYKÜ
Gönderen: sumeyye unver           Eklenme Tarihi: 29.05.2011 13:17:44
22 yillik arayis

Çocukluk yıllarıma dair bazı detaylar dışında pek bir şey hatırlamasam da 23 Nisanda evimizde misafir ettiğimiz Norveçli arkadaşım Siri’yi hiç unutamam. Siri, 1989 yılının 23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda program yapmak için Ankara’ya yirmi-yirmi beş kişilik bir orkestra grubuyla gelmişti. On gün kadar Siri ile birlikte olduktan sonra onu daha önce hiç bilmediğim ülkesi Norveç’e yolcu etmiştim. 22 yıl aradan sonra bu yazımı yazdığım sadece birkaç gün önce internetten izini buldum. Siri 2000 yıllarında Tomas ile evlenmiş, 3 çocuğu Mattis, Emil ve Mina ile Norveç’te yaşamaya devam ediyormuş. Bir lisede İngilizce öğretmenliği yaptığını, eşi ile 4 yıl Güney Kore’de yaşadığını ise bugün öğrendim.
Mektuplaşma alışkanlığım pek olmasa da Siri’yi evine uğurladıktan bir süre sonra kendisi ile yazışmış ama sonra bağımız kopmuştu. Hayatımda en önemli şeyin insan kazanmak olduğunun idrakinde olarak internetin 99 yıllarında Türkiye’ye gelmesi ile onu bulma hırsım bir kez daha canlanmış, uzun yıllar onu aramış olmama rağmen bulamamıştım. Geçtiğimiz günlerde ise yine internetin başına geçmiştim. Onun ismiyle adaş birkaç isim ilk defa karşıma çıkıp fotoğraflardan ona en çok benzeyeni seçip onu bulabileceğim ümidim canlanmış ve o olabilir heyecanı ile mesaj atmıştım… Mesajımda –“Siz benim arkadaşım Siri misin? Birkaç hafta Türkiye’de kaldınız mı? Siz arkadaşım Siri iseniz lütfen bana en kısa zamanda cevap yazınız” diyerek sanki telsizden mesaj bırakır gibi yazdığım o komik mesaj ile Siri’den gelen cevabı okuduğumda gözyaşlarıma boğuldum. Siri şöyle yazmıştı. –“Sümeyye, buldun beni”…Tesadüfe bakın ki meğer Siri’de, ben bu mesajı ona yazarken, kızının odasında ona verdiğim kurutulmuş çiçeği görmüş ve beni düşünmüş. Onu bulmamın heyecanını işyerindeki bir arkadaşımla paylaşmam ile arkadaşım dergimizin Nisan ayına 23 Nisan’nın yıldönümü için Siri ile yaşadıklarımı yazmam konusunda bana fikir verdi ve sizlerle bu anımı paylaşmak istemem benim için doruk noktasına ulaştı.
Sanırım orta ikinci sınıftaydım… Ailem memur oldukları halde kızlarımız yabancı dili öğrensinler diye maaşlarını bütçe yaparak (O bütçe defterlerini hatıra olarak hala saklarım) kimi zaman işyerine yürüyerek, kimi zaman sevdikleri şeylerden feragat ederek ablam ve benim ortaokulumuzu kolejde okumamızı sağlamışlardı… Ortaokulun 2. sınıfında 23 Nisan’dan dolayı ülkemizde misafir edilecek ülkeler için okulumuza kurada Norveç çıkınca annem, büyük bir heyecanla beni teşvik etmiş, hem yabancı dilimin gelişmesi hem de yabancı ülkeden arkadaş edinebilmem için bu fırsatı değerlendirmek istemişti. Atatürk bu projeyi bizlere 90 yıl önce armağan etmiş ve yıllardır süregelen bu geleneği dünyadaki tek devlet olarak devam ettirmişizdir. Gerçekten Türkiye’de kalan bu yabancı ülkelerin çocukları, Türk çocukları ile birlikte geçirdikleri zaman içerisinde hem aile yaşamlarını, hem yemek ve geleneksel kültürlerini yaşayarak görmeleri çok etkileyici ve müthiş bir şeydir. Atatürk, bunları yıllar önce görmüş; kültürler arası diyalogun, ülkeler arası barışı sağlayabilmenin iletişimden geçtiğinin yolunu açmıştır bize… Sanırım bizim bu zamana kadar yapmadığımız tek şey Atatürk’ün başlattığı bu kademenin üzerine bizim kademeler çıkmamamızdı… Nitekim Siri ile o yıl tanıştıktan sonra bir daha bir araya gelemedik. O yıllarda Avrupalıların kendi aralarında çok rahat seyahat edebilmeleri ama bizim Türkiye’den uygun fiyata Avrupa veya diğer ülkelere kolay gidemememizden dolayı bağlantımızın kopuşu ile üniversitenin son yıllarında ancak refah ve bütçe yönünden rahatladığımda aradan çok yıllar geçmiş Siri’nin izini kaybetmiştim. Söylemek istediğim böyle bir projenin olması çok güzel ama dünyaya gerçekten bir katkı olabilmesi için bu projenin karşılıklı yani Türk çocuklarının da o ülkelere gitmeleri sağlanarak ve yeni projelerin arttırılması ile mümkün olabilir. Amacımız tek taraflı olan yani sadece yabancı çocukların Türkiye’ye gelmesi ile sadece onların edindikleri ve bizim ülkemizde gördükleri değil, bizim de onların ülkelerine giderek daha ortaokul yaşlarında olan Türk çocuklarının farklı ülkeleri görmeleri ile vizyonlarının açılması sağlanmalıdır. Bu takdirde ülkeler arası bağlar daha da kuvvetlenecektir kanaati taşıyorum. Oysaki 23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda biz sadece onların oyunlarını ve danslarını görüyor, ufak tefek paylaştıklarıyla kendi bakış açımızda onları anlamaya çalışıyoruz.… Bu düşüncelerimi tespit ederken bir yandan çok da merak ediyorum nerede yıllardır süren bu geleneğin sürmesine vesile olan Türk ve yabancı çocuklar? Benim gibi iletişimini devam ettirmeye çalışan olmuş muydu? Belki benden çok daha iyi olup bağlarını hiç koparmayıp sürekli görüşmüşler miydi?
Küçük yaşlarda farklı ülkelerden insanlarla tanışmanın ve arkadaşlık yapmanın önemini bizzat yaşamış olarak uygulamaya konan ama mezun olduğum için faydalanamadığım üniversitelerdeki Erasmus adı altındaki öğrenci değişim programını da her zaman desteklemişimdir. Kanaatimce bu programın düşünce temelini 90 yıl önce Atatürk atmış, fakat Türkler bu keşfi yapmadığı için Avrupalılar, Erasmus adını 15.yy da Rönesans döneminde yaşayan Hollanda’lı filozof, rahip Desiderius Erasmus Roterodamus’dan almıştır. Bu tür programların dünyaya kazandıracaklarını arka plana atmak hata olur kanaatindeyim. Ülkemizin dünyadaki konumu için umarım bu tarz programların sayısı daha da artar ve dünyanın küçük bir köy olduğu yüzyılımızda ülkeler arası iletişim daha da arttırılarak iletişimle barış ve refah sağlanır.
2004 yılında Amerika’da yaşadığım yıllarda üniversitede kültürlerarası iletişimle ilgili dersler almış, kültürler arası farklılıklardan dolayı dünya ülkeleri olarak birbirimizi hala anlayamadığımızı veya en kötüsü yanlış anladığımızı görmüştüm. Amerikalıların “Diversity” dediği bizim “çeşitlilik, farklılık, değişik tür, başkalık” olarak çevirdiğimiz ama tam karşılığını vermeyen bu kelimenin anlamı Amerika’da “ din, mezhep, ırk ayrılığı gözetmeksizin birlikte yaşama ve çalışabilme” anlamına geliyor. Amerika’nın bunu ne kadar başardığı tartışılır ama bizden çok daha iyi durumda olduğunu orada çalıştığım zamanlar görmüştüm. Çinlisi, Hintlisi, Rus’u aynı çatı altında çalışıyor. Üniversitelerde kültürler arası farklılıklara dair zorunlu dersler veriliyor ve her kültürden alınacak bir özellik olduğu sürekli vurgulanıyordu. Bizim bu konu üzerinde çalıştığımız söylenebilir mi bu da ayrı bir tartışma konusu.
İşte benim ailem de o sene, Norveç grubundan bir öğrenciyi misafir etmek için okulumun listesine beni yazdırmıştı. Orta ikinci sınıfta olmama rağmen yaşadıklarımızı kesik kesik hatırlıyorum… Fakat onu gördüğümde ne kadar güzel olduğunu düşünmüştüm. Hokka gibi bir burnu, sarı düz saçları ve sevecen yüzü ile gerçekten farklı bir yerlerden geldiğini dış görünüşünden belli ediyordu. Kendisi ile birlikte gelen grubunu gördüğümde ise kendisine çok benzeyen bir gruptan oluşuyorlardı. Beraber geldikleri orkestra grubunda Siri keman çalıyordu. 23 Nisan’da müzik çalmak için gelmişlerdi… Oysaki bir müzik okulunda okumuyordu. Müzikle uğraşmak sadece hobileriydi… Hepsi çok alımlı olan geleneksel kıyafetleri ile çok güzeldiler… Siri, uçaktan indiğinde Ankara Esenboğa havalimanı yolu üzerindeki gecekonduları gördüğünde çok şaşırdığını anlatmıştı. Biz bu evlerde nasıl yaşayacağız diye düşünmüş… O yıllarda biz apartmanda yaşıyorduk ama apartmanımız bile belki ona çok tuhaf gelmiş olabilir…’89 lu yılların Ankara’sını düşünüyorum da yeşilliğin çok az olduğu, yakıtın kömür olmasından dolayı hava kirliliğin tavan yaptığı zamanlardı… Ve benim fark edemediğim birçok detay… Siri’ye öğretmenleri musluktan su içmemelerini tembihlemişti. O yüzden yanında pet şişede su taşırdı. Bu başta ablamla bize çok tuhaf gelmiş çocuklukla ona bakkaldan almış gibi içini musluk suyuyla doldurup verdiğimiz de olmuştu…
Siri, marşımıza hayran kalmıştı. Ne güzel marşınız var diyerek sürekli melodisini tekrarlaması benim de çok hoşuma gitmişti… Nitekim şimdi düşünüyorum da marşımız birçok ülkenin marşına göre çok etkileyici, sözleri de ayrı bir şaheserdir. Siri benden üç yaş büyük olan ablamın yaşındaydı. Evimizde kaldığı sürece birlikte hamur açıp mantı yaptık, bir gün biz onun geleneksel kıyafetlerini, o da bizim halkoyunları kıyafetimizi giydi. Evdeki flüt, org, gitar ve keman ile hep birlikte müzik yaptık… Hatta Siri’nin iki elle piyanoda bize çalmayı öğrettiği o kısa melodiyi çalarak ne havalar atmıştım arkadaşlarıma… Yanında bir kitap getirmişti üstünde “Roman” yazıyordu. Norveççe ile Türkçe arasında aynı anlamda kullanılan kelimeler olduğunu keşfetmiştik.
Bizim burun yapımızı çok beğendiğini, kendi burnunu beğenmediğini söylediğinde ise ablamda ben de çok şaşırmıştık. Ramazan ayıydı, O’nu Kocatepe’ye götürmüştük… Yaz ayı olduğundan insanlar avluda namaz kılıyordu... Şaşırıp kalmıştı bu kadar insanın ibadet etmeye geldiğini, gördüğünde… Yanında Norveç’teki yaşantısını anlattığı bir albüm getirmişti. Albümde Norveç’in bir kasabası olan Asker, Siri’nin küçüklüğünden fotoğraflar, kardeşi Espen’in fotoğrafı ve ailesinden fotoğraflar, dağda kayak yaparken kardeşi ile birlikte çekildikleri fotoğraf, Oslo’nun o zamanki kralı Kral Olaf’ın kartpostalı, Norveç’in haritası ve benzeri resimler yer alıyordu. Albüm hala kütüphanemin rafında durur. Onun getirdiği bu albüm bize ilham vermiş olmalı ki, biz de ona bir albüm hazırlamış içine şimdi hatırlayamadığım fotoğraf ve resimler koymuştuk. Ailesine hediyeler göndermiş, kendisine de içinde Türk müzikleri yer alan kaset ve deriden yapılmış kilimli bir çanta hediye etmiştik.
Bugün Siri’den aldığım mesaj ile ablamla Norveç’e gitme arzum bir kere daha canlandı. Uçak biletlerimizin ne kadar mal olduğu, Norveç’e nasıl vize alındığını araştırmam sadece birkaç dakikamı aldı. Ablam ve iki kızı ile Norveç’e gitme arzum hem ablamın kızları ile böyle bir anı paylaşmak, hem Siri’yi kucaklamak, hem 24 yıldır hayalini gördüğüm Asker’i, Oslo’yu Norveç’i görmek, Siri’nin ailesi ile görüşmek ve bir zamanlar hayallerimizde yaşadığımız bu anıyı çocuklarımızla paylaşmak yeni hedefim oldu. Kavuşmak her zaman mutluluk, ayrılık da bir o kadar hüzünlüdür… Arkadaşıma kavuşma heyecanı içimi sarıp sarmaladığında aklıma Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli) filmindeki Andy ile Red’in birbirine o uçsuz bucaksız sahilde kavuşma sahnesi gelir ve beni her zaman derinden etkiler… Umarım bende arkadaşıma bir gün kavuşur, doyasıya ona sarılırım. Tüm ayrılıkların kavuşmalar ile neticelenmesi dileğimle…
Gönderen: Mehmet kalaylı           Eklenme Tarihi: 07.05.2011 23:10:04
YEŞİLÇAM'IN EN İYİ AKSİYON OYUNCUSU
Yaklaşık yarım asırdır sinemada olan Yeşilçam'ın en iyi aksiyon oyuncusu, bir dövüş ustası aktör bir televizyon programımda gençliğindeki yoksul günlerini anlatıyordu.Büyük aktör fakir bir ailenin çocuğu olduğu için ortaokulu köyümden uzakta kasabadaki yatılı okulda okumak zorunda kalmıştı. Büyük aktör hafta sonları dahil olmak üzere tüm tatillerde köyde hayvancılık yapan babasına yardım ediyordu. Başarmak , geleceğini kurtarmak için çok çalışmaktan başka çaresi yoktu. Ya okumaya devam edecekti ya da köyde babasına yardım edecekti.Büyük aktörün orta okul ve lise öğrencilik yılları yılları zorluk içinde geçti.
Sonunda Tıp fakültesini kazandı .Artık çok para kazanacağı ailesini o zor köy şartlarından kurtaracağı bir mesleği olacaktı. Tıp fakültesini kazanan Eskişehirli köylü çocuğunu,üniversitede de zor günler bekliyordu. Otobüse binecek parası olmadığı için, Kadıköy vapurundan indikten sonra arkadaşının Suadiye’deki evine bile saatlerce yürüyerek gidiyordu. Tıp fakültesi son sınıfta okurken, tesadüfen oyunculuğa başlar.Okulu bitirdikten sonra Pratisyen hekimlikten pek para kazanamayan Eskişehirli köylü çocuğu, Yeşilçam'da iyi bir yere gelip hayatını kurtarmayı kafasına koymuştu. Çünkü doktorluktan para kazanacağı günleri beklemeye zamanı ve sabrı yoktu.. Önceleri birkaç salon filminde oynasa da aklında aksiyon filmleri vardı. Fakat atlamayı, zıplamayı, havada parende atmayı, ata binmeyi bilmiyordu. Öğrenmek için istekli olmak ve çok çalışmak gerekirli olduğunu çok sıkıntılı geçen okul yıllarında öğrenmişti.
Aklına, o günlerde İstanbul'a gelen Medrano Sirki'ne başvurmak geldi.Gece gösteriden sonra gidip kendini tanıttı, arzusunu anlattı, iş istedi, "Bedava çalışmaya razıyım" dedi.Ve her gece sirkte, ağları, ipleri kaldırıp, ortalığı toplamaya başladı. Atlara yem, su verdi...
Karşılığında cambazlardan öğrenmek istediği her şeyi öğrendi. Öğrendiklerini setlerde uyguladı; önce yönetmeni ve rol arkadaşlarını, sonra seyircileri şaşırttı. Fakir köylü çocuğu çok para ve ün kazandı.
Türk Sineması'nda onun kadar güzel karate yapan, at sırtında kılıç sallayan, cirit atan, yüksekten atlayan, uçarken tekme atan bir aktör daha yok...
50 filme başrol oyuncusu olarak imzasını atmış, ünü sınırlarımızı aşmış bu aktör... Cüneyt Arkın’dan başkası değildi.
Gönderen: Mehmet kalaylı           Eklenme Tarihi: 07.05.2011 23:05:19
K İTAP ÖZETİ
Emrah, kitap okumayı çok seviyordu. Onun kitaplara, okumaya karşı iştiyakı merakı herkesten farklıydı. Emrah cebindeki son parayı kitaplara verecek kadar kitap aşığı biriydi. O bu özelliğiyle herkesin dikkatini çekiyordu. Arkadaşı Mustafa bir sohbet anında nasıl başladı diye sordu. Her şey bir kitap özetiyle başladı diye söze başladı Emrah, kitap okuma sevgisinin ortaokul Birinci sınıfta Türkçe öğretmenin verdiği kitap özeti ödevi ile başladığını anlattı.
Emrah, ortaokulda okumasına rağmen henüz diğer arkadaşları gibi Türkçeyi tam öğrenememişti. Okuması, normal bir ilkokul beşinci sınıf öğrencisinden daha kötü durumdaydı. Emrah Van’ın Erciş ilçesinde oturuyordu. O yıl ilçelerine Halk Kütüphanesi açılmıştı. Türkçe öğretmeni bir gün öğrencilerini kütüphaneye götürdü. Öğrencilerinin kitaplarla dost olmasını istiyordu.Öğretmenleri kütüphaneyi gezdirirken hikayelerin olduğu bölüme vardıklarında herkesten bir kitap beğenmelerini istedi .Tüm öğrenciler büyük bir heyecanla kitaplara bakıyor,kitapları yerlerinden alıp içlerine bakıyor bir tanesini beğenmeye çalışıyorlardı.Bütün öğrenciler birer kitap ödünç aldı.Öğretmen Emrah ve arkadaşlarından aldıkları kitabı kısa zamanda okumalarını ve özetini çıkarmalarını istedi.Bu Emrah’ın kitaplarla ilk tanışmasıydı.Emrah kitabın sayfalarını bir bir çevirdikçe heyecanlanıyor diğer sayfayı çevirmek ve kitapta anlatılan olayın nasıl biteceğini merak ediyordu. Emrah kısa zamanda olmasa da heyecanla okudu ve kitabı bitirdi .Ardından bir daha okudu .Emrah için artık kitap okumaktan daha güzel daha eğlenceli hiçbir şey olamazdı.Emrah ,kitap okudukça daha başarılı olduğunun farkına varmıştı.Emrah daha çok kitapların o kazandırdığı güzelliklere,dostluklara seviniyordu . Kitaplar ona koskocaman bir dünyanın kapılarını açmıştı.Her kitap onun için ayrı bir maceraydı adete.Kitaplar sayesinde bambaşka yerleri tanıyor,yeni bilgiler ediniyordu.
Emrah için kitap okumaktan ,yeni yeni kitaplar almaktan başka daha önemli hiçbir şey yoktu .Zamanla Halk Kütüphanesinde okumadığı kitap kalmamıştı. Kendi kütüphanesini oluşturmuş arkadaşlarına ödünç kitap bile veriyordu.
Kendi gayretleriyle hazırlandığı Üniversite sınavını kazandı. Emrah sevdiklerinden ,ilçesinden, çok sevdiği kitaplarından ilk defa ayrılacaktı.O ,her şeyden daha çok kitaplarını düşünüyordu .o kadar çok kitabı kime emanet edebilirdi. Kim onlara kendisi gibi bakabilirdi.Sonunda vereceği kararı uygulamak çok zor olsa da bir karar verdi.Kitaplarını Halk Kütüphanesine Bağışlayacaktı.O gün Emrah, 3 bin adet kitabını bağışlamıştı ve yaptığı bu güzel davranışla herkes onunla gurur duyuyordu.





Gönderen: hakan çatalkaya           Eklenme Tarihi: 14.04.2011 14:10:53
NE İŞİM VAR KIZILDENİZ' de ...

DENİZ; hayatımda vazgeçemediğim tutkularımdan biridir. Üniversite yıllarımda aldığım dalgıçlık eğitimi ile bu rengarenk dünyaya derin bir dalış yaptım. Bu heyecan verici dünyanın en parlak incisi Kızıldeniz ise her fırsatta kendimi çevreleyen rutinlerden kaçış ve kendimi arındırma mabedim oldu.
Her yıl yaptığım gibi bu sene de haziran ayı sonunda Kızıldeniz’ de dalış için Mısır, Sharm El Sheikh e gittim. Uçaktan indikten sonra 3 gün boyunca Kızıldeniz’ de mavi yolculuk yapacağımız teknemize bindim. Teknede benimle birlikte 13 dalıcı daha vardı. Sabahın ilk ışıkları ile Teknemiz Kızıldeniz’ e açıldı. Uçak yolculuğunun yorgunluğunu atmak için kamaramda biraz istirahat ettikten sonra tekne güvertesine çıktığımda Kızıldeniz’ in o muhteşem görüntüsü ile tekrar büyülendim. Mavinin bu kadar güzel tonlarını Kızıldeniz’ den başka bir yerde görebileceğimi sanmıyorum. Teknede bulunduğumuz günler boyunca dalgıç arkadaşlar ile birbirinden güzel ve keyifli dalışlar yaptık. Dalışlarımızı tamamladıktan sonra teknemiz limana geri döndü ve tüm dalgıç arkadaşlar ile Sharm El Sheikh deki otelimize yerleştik. Kızıldeniz’ deki mavi yolculuktan sonra 3 günlük bir dalış programımız daha vardı; ancak programdaki dalış noktalarında daha önceki senelerde dalış yaptığımdan aynı dalışları tekrarlamak yerine kendi başıma bir gezi programı yapmaya karar verdim. Geçen sene Kahire, Piramitler ve Kahire Müzesini gezmiştim; bu sene de Mısır tarihinin önemli bir şehri olan Nil Nehri kıyısındaki Luxor şehrine gitmeye karar verdim. Dalış organizasyon liderlerine Luxor a gideceğimi söylediğimde pasaportumdaki vizeden ve bölgenin durumundan dolayı problem yaşayabileceğimi tek başıma böyle bir geziyi yapmamamı söyleseler de ben gitmeye kararlıydım. Ertesi gün dalgıç arkadaşlarım Kızıldeniz’ de dalmaya, ben ise Luxor’ a uçak bileti almak için Mısır Havayolları bilet satış ofisine gittim. Luxor a direkt uçak bileti bulamasam da Kahire üzerinden aktarmalı gidiş dönüş uçak bileti buldum ancak bir problem vardı. Mısır Havayolları satış ofisinde ABD Doları geçmiyordu ve biletleri satın alabilmem için üzerimdeki Dolarları Mısır Pounduna çevirmem gerekiyordu. Daha önceki tecrübelerimden bu işi Mısır’ da bankalarda ve Atmlerde yapacağımı bildiğimden bankaların bulunduğu Old Market a 45 derece sıcakta 30 dakika yürüdüm. Cumartesi günü olduğundan bankalar kapalıydı ve tüm ATM ler ya bozuk ya da makinelerde para kalmamıştı. Ne yapacağımı düşünürken önümden hızla geçen çocuğa nereden dolar bozduracağımı sordum. Çocuk döviz bozan bir gümüşçü tanıdığı olduğunu söyledi. Beraber gümüşçüye gittik. Gümüş dükkanı tezgahtarının ismi Said’ di. Said ile biraz Türkiye ve Mısır hakkında konuştuktan sonra ihtiyacım kadar dolar bozdurdum. Gümüşçüden tanıdıklarım için de hediyelik eşya da almaya karar verdim ve Said’ e Luxor dönüşü teslim almak üzere 4 parça hediyelik eşya sipariş ettim. Dükkandan ayrıldıktan sonra Mısır havayolları bilet satış ofisine geri dönerek uçak biletlerimi aldım. Ertesi gün sabah erkenden LUXOR’ a yolculuğum başladı; Kahire aktarmalı olarak Luxor a vardım. LUXOR da 2 gün boyunca tahminlerimin de ötesinde çok keyifli bir gezi yaparak; sağ salim Sharm El Sheikh teki otelime döndüm. Oteldeki sabah kahvaltısı sırasında Luxor’ da yaşadıklarımı tüm dalgıç arkadaşlarım ile paylaştım anlattıklarımdan etkilenen dalış organizasyon liderleri 2 hafta sonra Luxor’ a gitmeye karar verdiler. Sabah kahvaltısından sonra İstanbul’ a dönüş için toplanmaya başladım. Toplandıktan sonra sipariş ettiğim hediyelik eşyaları almak için Said’ in dükkanına gittiğimde dükkanın kapalı olduğunu gördüm. 2 saat çöl sıcağında dükkanın açılmasını beklesem de dükkan açılmadı. Sıcağın etkisiyle giderek sinirlenmeye başlamıştım. Aradan biraz daha zaman geçtikten sonra Said’ in komşu dükkan sahibi geldi ve ondan Said’ in cep telefonunu alarak Said’ i aradım. 30 dakika sonra Said uykulu gözlerle gelip dükkanı açtı. Hediyelik eşyalarımı aldıktan sonra Said ile vedalaşıp dükkandan ayrılırken Said benden bir isteği olduğunu söyledi. Bende merak içinde isteğinin ne olduğunu sordum ve Said anlatmaya başladı.
Said; asıl mesleğinin tezgahtarlık olmadığını; 3 ay önce Uluslararası havalimanında güvenlik şefi olarak çalışırken işten çıkarıldığını ve bu konuda ona yardım etmemi isteyince ben iyice merak ederek nasıl yardımcı olabileceğimi sordum. Said anlatmaya devam etti.
3 ay önce havalimanında; Duty Free dükkan tezgahtarı ile bir Türk Turist’ in münakaşa ettiklerini gören Said duruma müdahale etmiş. Bizim Türk; Duty Free dükkanından alışveriş yapmak istediğini ancak tezgahtarın kredi kartı kabul etmediğinden dolayı tartışma çıktığını söylemesi üzerine Said durumu anlamış. Çünkü Duty Free de çalışan tezgahtarlar müşterilerden kredi kartı yerine nakit ödeme yapmalarını isteyerek aldıkları nakit paradan bir kısmını cebe atıyorlarmış. Said bu durumdan dolayı bu çalışanları birçok defa uyarmıştı ve aynı senaryo tekrar ediyordu. Said durumu bildiğinden bizim Türk’ den bu durumu anlatan bir dilekçe yazmasını istemiş. Türk alacaklarından da vazgeçerek başından geçenleri yazmış. Dilekçeyi Said’ e teslim edip; uçağı ile Türkiye’ye dönmüş. Ertesi gün Said dilekçeyi Yönetim kadrosuna iletmiş ve yönetim olaydaki tezgahtarları ifade vermek için çağırmış. Durumun ciddi olduğunu anlayan ve işlerinden olacağını düşünen tezgahtarlar karşı savunma olarak Said’ in sürekli kendilerine problem çıkardığını, bu dilekçeyi Said’ in kendi yazdığını, dilekçede imzası bulunan kişinin var olmadığını söylemişler. Yönetimden birilerini de araya sokarak bizim Said’ i evlenmesine kısa bir süre kala işinden attırmışlar. Said’ in müdürü ise Said’ i iyi tanıdığından ona inandığını eğer bu dilekçeyi yazan Türk’ ü bulur, onun pasaportundan bir fotokopi ve durumu açıklayan imzalı bir yazı alırsa onu işe geri alacağını söyler. Said bu kişi ile ilgili bulabildiği her şeyi toparlamış; Türk’ ün Mısır’ a gidiş geliş uçak seferleri, yazdığı dilekçenin fotokopisi. Ancak ne yaptıysa bu Türk’ ü bulamamış. Said’ in benden isteği ise bu Türk’ ü bulmaktı. Ben biraz şaşkınlıkla birazda nasıl bu Türk ü bulacağımı kafamda kestirmeye çalışarak Said’e yardım etmeyi kabul ettim ve elindeki belgeleri bana vermesini istedim. Belgeleri incelerken bizim Türk’ ün yazdığı dilekçenin fotokopisini gördüm ve okumaya başladım. Olaylar dilekçe de tam da Said’ in anlattığı gibi yazılmıştı. Dilekçeyi yazan kişiyi merak ederek dilekçenin en altındaki imzalı ismi okudum. Sonra bir daha okudum. Sonra gözlerim büyüyerek ve heyecan içinde 3-4 defa daha okudum. Tabi Said benim niçin heyecanlandığımı anlamaya çalışırken Said’ e döndüm ve bu dilekçeyi yazan Türk’ ü tanıdığımı söyledim. Said önce şaşkın bir ifadeyle bana baktı sonra büyük bir mutluluk ile bana sarıldı ve onu bu kişi ile mutlaka görüştürmemi istedi. Said’ e bunun çok kolay olduğunu çünkü bu dilekçeyi yazan kişiyi tanımamın ötesinde bu kişinin şuan Sharm El Sheikh’ de olduğunu söyleyince Said arkasındaki sandalyeye şaşkınlık içinde oturup kaldı. Bana boş gözlerle bakmaya başladı ve bir süre geçtikten sonra kendini toparladı. Said’ e dilekçeyi yazanın Mehtap olduğunu; Mehtap ile bu yılki tekne dalışında tanıştığımızı ve neredeyse tüm dalışlarımızı beraber yaptığımız anlatınca Said iyice şaşırdı ve ellerini havaya kaldırarak ‘’yarabbi şükür’’ dedi. Said’ den ona yardımcı olabilmem için bu dilekçeden bana bir fotokopi vermesini istedim. Dilekçenin fotokopisini aldıktan sonra Mehtap ile konuşmak için otele gittim. Otele vardığımda Mehtap havuz başında gruptan arkadaşlar ile muhabbet ediyordu. Elimdeki dilekçeyi okuması için ona verdim. Mehtap uzattığım kağıdın ne olduğunu anlamaya çalışarak elimden aldı ve biraz okuyunca gözleri hayretler içerisinde büyümüş olarak ‘’Hakan inanamıyorum! Sen bu dilekçeyi nerden buldun?’’ dedi. Mehtap’ a olanları anlattım ben anlattıkça Mehtap hayretler içerisinde kaldı ve Said’ e yardım etmemiz gerektiğin söyleyince ‘’ Hemen çağıralım’’ dedi. Said’ i otelimize çağırdık. 1 saat sonra Said ve Mehtap otel lobisinde bir araya geldiler. İkisi de durumun olağan üstülüğünden olsa gerek gülerek birbirlerine bakıyorlardı. Mehtap; Said in havalimanında kendisine çok yardımcı olduğunu söyleyerek havaalanındaki olayı birde kendisi anlattı. Karşılıklı konuştuktan sonra Said’ e istediği yazıyı, Mehtap’ ın pasaportundan bir fotokopiyi verdik. Bu ilginç anı ölümsüz kılmak için beraber fotoğraf çekildik. Said otelden ayrılmadan önce bana ‘’Hakan seni ömrüm boyunca unutmayacağım ve sana hep dua edeceğim.’’ dedi ve otelden ayrıldı. Akşam havaalanına gitmemize yakın Said elinde Mehtap ve benim için özel hediyeler ile otele geldi, hediyelerimizi aldıktan sonra Said ile vedalaşarak İstanbul a dönüş için havaalanının yolunu tutuk. O gün Mehtap, Said ve benim için çok özel, sıra dışı bir gündü. İstanbul’ a geldikten 2 gün sonra Said’ den bir kısa mesaj geldi. Bana İstanbul’ a varıp varmadığımı ve nasıl olduğumu soruyordu. Bende ona iyi olduğumu kendisinin işe geri alınınca mutlaka bana haber vermesini söyledim. 3 hafta önce sabah erken saatlerde Said’ den kısa bir mesaj daha geldi. ‘’Hakan havalimanındaki işimi geri aldım her şey için sana çok teşekkür ederim. Mehtap’ a çok selamlar.’’
Zincirleme gelişen yaşadığım olaya baktığımda;
Ben dalmaya Kızıldeniz e gidiyorum, birbirinden keyifli dalışlar yaptıktan sonra dalışlarıma devam etmek yerine Luxor şehrinde tek başıma gezi yapmaya karar veriyorum. Organizasyon liderlerinin fikrini alıyorum ve onlar gitme diyorlar. Ben ise gitmeyi kafama koymuşum ve Mısır havayollarına bilet almaya gidiyorum orda ödeme için dolar kabul etmiyorlar, bozdurmak için Old Market’ a gidiyorum. Old Market’ da tüm bankalar kapalı, atm makineleri ise işe yaramıyor. Ne yapacağımı düşünürken yanımdan geçen bir çocuğa nasıl para bozduracağımı soruyorum, yüzlerce dükkan arasından beni Said’ in çalıştığı dükkana götürüyor. İşimi hallediyorum ve aynı dükkandan hediyelik eşya da almaya karar veriyor ve Luxor dönüşünde almak üzere sipariş veriyorum. 2 gün sonra siparişlerimi almaya Said’ in dükkanına gidiyorum ancak dükkan kapalı, 2 saat bekliyorum dükkan açılmıyor. Komşu dükkan sahibi aracılığıyla Said’ e ulaşıyorum, hediyelik eşyalarımı alıyorum, dükkandan ayrılırken Said çekinerek de olsa bana probleminden bahsediyor. Ben dinliyorum ve her şeyin başlangıcı dilekçeyi yazan Türk’ ü bulmak için ona yardımcı olmayı kabul ediyorum. Bana verdiği dilekçeyi okuduğumda bulmamı istediği Türk’ ü tanıdığımı hatta o kişinin o an Sharm El Sheikh’ de olduğunu öğreniyorum. Said ile Mehtap’ı otelde buluşturuyorum. Said’ in işin geri alabilmesi için istediği evrakları ona veriyoruz. Mehtap ile ben İstanbul’ a dönüyoruz. Aradan kisa bir süre geçtikten sonra Said eski işine geri alınıyor.
Bu gelişen olayların benim iradem ile olması imkansız.
Dalış için Kızıldeniz’ e gittiğimi sanıyormuşum ama Yaradan’ ın Mehtap, Said ve benim için başka bir programı varmış…

Hakan ÇATALKAYA
Gönderen: Sercan SELÇUK           Eklenme Tarihi: 24.03.2011 03:06:52
Hata-Pişmanlık-Hayat Üçgeni

İhsan tüm haftanın yorgunluğunu üzerinden atmak, olanları unutmak ve güzel bir pazar gününe uyanmak umuduyla girmişti o gece yatağa. Yatağa girdiğinde bir an olsun bütün sıkıntılarından kendini soyutlayıp kapatmıştı gözlerini, kimine göre; sıkıcı, berbat zor kimine göre; yaşam, sevinç, güzellik dolu bu dünyaya. Bu şekilde uykuya dalan İhsan öğlene kadar uyumuştu neredeyse.Gözlerini açtığında yağmurun yağdığını görmesi uzun sürmedi.Kalktı,pencereye yöneldi.Artık pislikten rengi belli olmayan perdeyi biraz daha araladı.Hava kapalıydı.Bulutlar gökyüzünü kaplama konusunda adeta birbirlerine nazire yapıyorlardı.Bu, içi gibi kapalı ve ağır havayı görünce zayıflıktan elmacık kemikleri çıkmış,gözlerinin altı şiş,yuvarlak,küçük ve köse suratı iyice müphem bir ifade almıştı.Hoşnutsuzluğu yüzünden okunuyordu İhsan’ın.Zaten fare deliğine benzeyen bu küçük ve sakil otel odasında pis bir koku da gelmişti burnuna.Az önce kalktığı ve bir güzel uyku çektiği yatağına tiksinerek bakmaya başlamıştı.Tavan ve pencere köşelerindeki örümcek ağları daha da gözüne batar bir hal almıştı.İçi daha da kararan İhsan,kendini önce bu odadan sonra da otelden dışarı atmak için hareketlerini süratlendirdi.Hemen elini yüzünü yıkayıp üzerine çeki düzen verdikten sonra redingotunu sırtına geçirip kendini boş,soğuk ve ıslak sokağın ortasına attı.
Önceleri serinlik hissi veren yağmur taneleri ve onları perçinleyen rüzgar bir süre sonra İhsan’ı oldukça rahatsız etti. Hava hala kapalıydı.Yağmur şiddetini azaltırken rüzgar küçük çaplı bir kasırgaya dönmüştü.Boş,geniş ve ıssız sokakta esen rüzgar İhsan’ın cılız bedenini bir yaprak misali oradan oraya savuruyordu.İhsan buna alışıktı, hiç yadırgamıyor ve yürümeye devam ediyordu.Dışarı çıkalı epeyce olan İhsan yorulmuştu.Yağmurun tekrar şiddetlenmesi artık yürüyecek tâkat bırakmamıştı İhsan’ın bacaklarında.Köşe başında yeşil renkli,bol pencereli ve içinde bir sürü insanın oturduğu küçük bir kahvehane ilişti İhsan’ın gözüne.Oraya biran önce varmak için adımların sıklaştırdı ve hızlandırdı.Dinlenmek için can atıyordu,çokta üşümüştü;ancak sıcak bir çay deva olabilirdi derdine.İçeri girer girmez boş bulduğu bir sandalyeye yığılıverdi,hemen tavşan kanı bir çay söyledi.Çay gelene kadar başına gelen olayların muhakemesini yaptı kafasında,yine hüzünlendi,içerledi ve utancından yerin dibine girecek kadar kötü oldu.Çayı geldi,bir yudum aldı çaydan,içi ısındı,gevşedi.Kahvehanede hiç kimseyi tanımamasına karşın hafta içi yaşamış olduğu olayın utancından kafasını kaldırıp ahalinin yüzüne bile bakamıyordu.Basık ve havasız kahvehanenin içinde oluşan büyük sigara bulutları dışarısını aratmaz nitelikteydi.Geleli henüz beş dakika olmasına rağmen sigara kokusu üzerine sinmişti bile.Burasının eski bir yer olduğu aşikardı.Ayrıca ortamda korkunç bir uğultu ve ses keşmekeşi vardı.Ahali aynı anda. Yüksek sesle ve hep bir ağızdan konuşuyordu.İhsan buna hiç alışık değildi.Fakat bir ses vardı ki bu ses İhsan’a hiçte yabancı gelmiyordu.Tam çıkaramadı ve sesin geldiği yöne dönmeye yeltendi.Yüzünü yerdeki tahta döşemelerden kaldırıp arkasına baktığında gözlerine inanamadı.Karşısındaki mahallede,okulda,askerde can dostu olan Timur değil miydi?Hayat onları burada mı karşılaştıracaktı? Askerden sonra memuriyeti icabı memleketi Sivas’tan Ankara’ya tayin olunca aralarındaki bu sıkı ve su götürmez bağ kopmuştu.Timur birçok ahbabı olan,sevecen,güler yüzlü,sıcakkanlı,dost canlısı ve sevimli bir adamdı eskiden.İhsan’ın aklına Timur’un aradan geçen süre zarfında değişip değişmediği sorusu geldi bir an.Ancak Timur’un kahvedekilerle muhabbeti, nükteleri, tavrı, hal ve hareketleri bu adamın eski Timur olduğunun ispatıydı.



Sandalyesinden doğruldu ve Timur’un yanına gitmek üzere bir adım attı İhsan. Yanına gider gitmez Timur, İhsan’ı,can dostunu tanıdı.Aradan uzun süre geçmesine rağmen Timur’un onu hemen tanıması İhsan’ı şaşırtmıştı.İhsan can dostuna sarılırken kaybolan kardeşini bulmuş kadar sevindi,o kadar sevindi ki bir an olsun tüm elem ve kederinin uçup gittiğini sandı.Yaklaşık on beş yıldır görüşmemiş olan bu iki kadim dostun birbirlerine anlatacak çok şeyleri vardı mutlaka.Kahvede başlayan sohbet Timur’un yoğun ısrarı üzerine Timurlara taşınacaktı.Timur orta boylu,ince bıyıklı,güleç yüzlü,gözlüklü ve kilolu sayılmayacak bir adamdı.Aynı yaşta olmalarına rağmen Timur oldukça genç gözüküyordu İhsan’a nazaran.İki dost kahveden çıkıp eve doğru giderken hem biraz şaşkın,hem mutlu hem de heyecanlıydı.Tabi İhsan içten içe mahcubiyet ve utanç duyuyordu son yaşadıklarından ötürü.
Kısa bir süre yürüdükten sonra Timur’un bahçeli,büyük ve bir o kadar hoş evi göründü.İhsan bu eve uzaktan gıpta ile bakıyordu.Timur’un evi büyük bir bahçeye sahip,sarı boyalı,beyaz panjurları olan nadide bir yapıydı.Timur zile bastı ve kapıyı siyah saçları beline kadar uzanmış,dolgun yanaklı,uzun kirpikli,sevimi mi sevimli, onlu yaşlarında bir kız çocuğu açtı.Bu dünya tatlısı çocuk Timur’un kızı Ayşe’ydi.Babası kızının yanaklarını öptükten sonra İhsan’la tanıştırdı.İhsan’ın da hemen kanı kaynadı bu ufaklığa.Evin salonunun genişliği İhsan’ı hayrete düşürmüştü.Evin iç görünüşüyle uyumlu bej rengi koltuk takımları,eskitme bir yemek masası ve sandalyeler,salonun en sonundaki devasa kitaplık,sarı abajurlar ve yerdeki el işlemeli İran halılarıyla kusur bir salondu burası İhsan’a göre.Buna rağmen Timur oldukça mütevaziydi.İhsan salona geçtikten kısa bir süre sonra Timur’un yanında merdivenlerden inen,kahverengi saç ve aynı renkte harika gözlere sahip,alnının üzerinde muazzam bir perçemi olan, minyon, giydiği beyaz elbise içinde kuğu gibi salınan ve güzelliğiyle melekleri kıskandıran bir hanım gördü.Bu hanım Timur’un karısı Emine’ydi.Aslında Emine Ermeni asıllı bir kızdı ve adı Eleni’ydi.Timur’la evlendikten sonra Müslüman olan Eleni akabinde Emine adını almıştı.
Zaten gün boyu hiç aydınlanmayan hava iyice karardı ve Timurlar için yemek saati geldi.Hep beraber yemek sofrasına oturdular.Sofrada kuş sütü dahil her şey bulunuyordu.İhsan günlerdir aç olan karnını tıka basa doyurdu. Sofrada yemek yeme telaşından fazla muhabbet olmadı.İhsan konuşulanlara gülümseyerek ya da başını teyit eder bir hareketle sallayarak katıldı.Nihayet yemek bitti.Tatlılardan sonra sıra kahveye geldi.Kahveleri içmek üzere Timur ve İhsan üst kattaki misafir odasına çıktılar.Kahvehanede ve sonrasında yapılan yüzeysel sohbetlerden sonra Timur İhsan’a yüzünden ve tavrından açıkça belli olan sıkıntısının ne olduğunu sordu.İhsan başına gelen bu vahim olayı can dostuna anlatmayıp da kime anlatacaktı.Aniden titrek bir sesle ‘’Sıkıntımın nedeni işten atılmam,memuriyetimin noktalanışı.’’ dedi.Timur çok şaşırdı ve kulaklarına inanamadı.Hemen heyecanlı ve meraklı bir ses tonuyla bunun nedenini sordu.İhsan başını yerden kaldırmadan devam etti.’’Geçen hafta bir tapu işi için bir takım adamlar geldi ve bir senelik işi bir günde halletmemi istediler.Bunun mümkünatının olmadığını söyleyince yüklü miktarda para teklif ettiler.Bende ne yazık ki şeytana uyarak bu parayı kabul edip,işi hallettim.Olay hemen o gün açığa çıktı.Rüşvet aldığım haberi hemen yayıldı.Ertesin gün de bu yüz kızartıcı suç nedeniyle işime son verildi.Bende pılımı pırtımı toplayıp memleketime döndüm.’’ Timur hala şok içindeydi,İhsan inanılmaz pişmandı.Başını ellerinin arasına aldı,dövünmeye başladı ve göz yaşlarına hakim olamadı.İhsan patlamıştı bir kere ellerim kırılsa da almasaydım o parayı diye dövünüyordu ama boşunaydı.



Pişman olması rüşvet aldığı gerçeğini değiştirmezdi.Timur da arkadaşının bu vaziyetine dayanamadı.Bir şeyler yapmak için kolları sıvadı.Tüm hatırlı dostlarını araya soktu İhsan’ı tekrar işe aldırmak için ama nafile.İhsan her gün biraz daha pişman oluyordu ve vicdan azabı duyuyordu.Timur arkadaşının bu haline daha fazla dayanamadı ve ona yanında çalışmasını teklif etti.İhsan teklifi ilk duyduğunda biraz soğuk baksa da kısa süre içinde kabul etti.Timur İhsan’ı halı dükkanlarının birinin başına geçirdi.İhsan kendi kendine yemin etmişti,bundan sonra dürüst olacak ve adaletten şaşmayacaktı.Bu anlayışla hareket etmeye başlayınca hem esnafla çok iyi ilişkiler kurdu,hem de işleri çok yolunda gitti.İşleri o kadar iyi gitti ki yaptığı birikimle kendine yeni bir dükkan ve yeni bir hayat bile kurdu.
İhsan yaptığı yanlışın ve ahlaka aykırı davranışın cezasını duyduğu pişmanlık ve utançla ödemişti.Hatasını kabul eden kararlı tavrı sayesinde ve Timur’un.can dostunun yardımıyla bu hatadan dönmüştü.Bu hata onun belki de bir çöplükte sefalet içinde ölmesine neden olacaktı.O, bu davranışının yanlış olduğunu hatasının bedelini ödemeye başlayınca anladı fakat Timur sayesinde bu büyük hatasını ucuz atlattı.Ama ya Timur olmasaydı…
İhsan yıllar sonra beyaz saçları,gençliğine nazaran daha dolgun ama buruşuk yüzü,tel çerçeveli gözlükleri ve elindeki bastonuyla beraber dükkanında otururken herkesin duyacağı bir sesle gayri ihtiyari ‘Ya Timur olmasaydı.’ Cümlesi ağzından çıktı.Bu cümle kafasından geçenlerin bir yansımasıydı adeta.Timur’un cenaze töreninin verdiği yorgunluk,o günleri tekrar hatırlaması ve duyduğu pişmanlık nedeniyle yüz hatları daha üzgün bir hal almış ve gözlerinden akan yaşlara engel olamamıştı.İhsan onu tekrar hayata döndüren can dostunu rahmetle andı ve ona duyduğu minnet borcunu ödeyemediğinden emin bir biçimde kıpırdamadan koltuğunda oturmaya devam etti.




Sercan SELÇUK…

 
B Ö L Ü M L E R




2. BASKI